babalar ve oğulları

Çınara babası Cem Karaca’nın “oğluma” şarkısını hediye etmişti.
Ben de “bu son olsun” şarkısını hediye ediyorum.
Hayat bu ne olacağımız belli değil. Çınar ilerde okur ve bu şarkıları dinler işallah…
http://www.tikladinle.org/2421-Cem-karaca---Bu-son-olsun.html
oğluma şarkısı için babam ve oğlum filmini klip çekmişler…evet babalarla oğullar arasında da çok özel bir ilişki vardır. Çocuğunuzla ne kadar ilgilenip, yakınlaşırsanız o kadar özel bir bağ kurarsınız.
Salonda aktivite panosunun önünde resmini çektim Çınar’ın. Kreşte hergün bir şey yapıp getiriyordu. Seramik derslerine bile giriyordu. Birkaç ay ara vereceğiz artık ve bu aktivitelere evde devam edeceğiz. Salonun ortasında çadırı, yazı tahtası, masa sandalyesi ve panosu duruyor. Ve biz her gün çadırında yani çınarın evinde oynuyoruz.
Son bir yıldır resim çekmekte çok zorlanıyorum. Küçükken nasıl güzel pozlarını yakalamışım çekmişim. Şimdi eskisi kadar gülmüyoruz zaten, çok uğraşmak lazım güzel yakalamak için.



Devamını Okuyun...

26 ekim 2009


2.yaş doğumgünümüz geçen seneki kadar eğlenceli geçmedi. Kalabalık değildik tabii. Kreşte çocuklar hipnotize olmuş gibilerdi. Öylece duruyorlardı, sessiz sakin. Epey şaşırdım. Ablaları ne kadar eğlendirmeye çalışsa da pek eğlenmediler. Bize odaklandılar, komik ve tatlılardı. ben böyle kuduran, zıplayan çocuklar hayal etmiştim daha canlı, hareketli, neşeli.
5 böceğin içinde 1 çiçek vardı. Çınar’da kral olmuştu. Bizi gördü zaten ayrılmadı yanımızdan hiç. Neyse pastamızı getirdik. Bu pastamızın da görünüşü güzel olmuştu. Tam konuşan araba olmuştu. Ama tadı için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Geçen sene tadı çok güzeldi görüntüsü hoş değildi ikisini bir arada işallah seneye tuttururuz. Çınar öyle güzel üfledi ki pastasını. Kesti sonra. Pastamızı yedikten sonra hediyelerimizi açtık ve doğumgünümüz bitti. Oğluma sağlıklı, nice uzun seneler diliyorum tekrar.
Sonra’da çınarı panora avm’de oyun yerine götürdüm. kimsecikler yoktu. Çok değişik makineler koymuşlar. Buz pateni pisti vardı onu kaldırıp değişik oyuncaklar koymuşlar. Güzeldi, epey eğlendik ve yorulduk. Biraz büyüyünce doğum gününü orada kutlayabiliriz. Çok hoş çocuklar için doğum günü salonu var iki tane. Çizgi film kahramanlarıyla boyamışlar duvarları çok sevimli. resimlerini çektim.
Ve böylece 2 yaşımızı da bitirdik.

Çınar çok komik. Büyüdüm büyüdüm diyor başka bir şey demiyor. Dün de anneannesi aşkım demiş ona. Ben senin aşkın değilim demiş. annem “kimin aşkısın” diye sormuş. O da “annemin” demez mi? anneme sen git babamı sev diyormuş:)))çok tatlı…
Devamını Okuyun...

doktora gittik


Çok kritik kararlarla çıktık. Çınar bronşit olmuş. Yaşgününde biraz burnu akıyordu, hemen 2 günde göğsüne inen öksürük başladı. Allahtan ateş yok sadece öksürük, hırlama, burun akıntsı var. keyfi de yerinde.
Bu aralar 3 virüs varmış. Biri bizimki, bronşit’e sebep olan.  Ama doktor bu halde birde domuz gribine yakalansa çok zor atlatır dedi. Biz bu çocuğa özendikçe neden böyle oluyor anlamıyorum. Bir çocuğa bakamıyorsunuz diyorlar. Haklılar da. Çok üzülüyorum.
İkincisi tıbbi bir terim söylediği için hatırlayamadım ama 5 gün yüksek ateş yapan, halsizlik ve kulak ağrısı gibi belirtileri olan bir virüsmüş.
Üçüncüsünü hepimiz biliyoruz. Domuz gribi. Doktorumuz da henüz aşı vurulup vurulmamamıza karar vermemiş. Haber verecekmiş. Esas kritik nokta kasım ve aralık aylarında bu salgınların iyice artacağıymış. Korkuyorum dedi. Tabii doktor böyle diyorsa bizde endişelendik. 10 gün istirahat verdi kreşe göndermeyin dedi.
Çınar’ın da bu kadar sık hastalanmasını anlayamadı ve 2 yaş check up’ı verdi. İyileşince yaptıracağız. Tabii ayrıca bir sürü ilacımız var. vitaminini hergün, balık yağını haftada 2 kere rutin veriyoruz. Kabızlık ilacını aylardır kullanıyoruz. Bu kadar çok ilaç kullanmaya o kadar üzülüyorum ki.karşıyım ama mecbur kalınca kullanıyorsunuz. Yemek de yemediği için takviyeler şart oldu. yoksa bünyesi iyice zayıflayacak diye korkuyorum.
Hastalıklarının sebebi geniz eti olabilir demişti fakat kulak burun boğaza götürdük sorun yaratacak seviyede çıkmadı. Çınarın alerjik bünyesi var bana çekmiş. O yüzden alerji ilaçları verdi bu sefer. Bakalım ilaçlar iyi gelirse alerjik olduğu kesinleşecek ben de rahatlayacağım. En azından sebebini öğrensem, daha önemli bir şey olmadığını bilsem…
Geceleri rahat uyuması içinde atarax’ı verdi. Çünkü çınar’da bu aralar korkular başladı. Adam var diyor evde, korkuyorum diyor. Gece uyanıp ağlıyor benimle uyumak istiyor. Tam detaylı görüşemedik 2 yaş özelliklerini 10 gün sonraki muayenemizde anlatacak bende sizlere aktaracağım.
Ve en önemli kararımız da kreşten almamız oldu. bu kadar karamsar bir tablodan sonra sanırım doğru yaptık. Doktorumuz gönderin demişti gönderdik. Şimdi de alabilirsiniz, alsanız iyi olur dedi bizde aldık. Gerçi net kararını checkuplardan sonra verecekti ama biz beklemedik. Bakıcısı da yeni bir işe henüz başlamamıştı. Çınarda bizde onu çok seviyorduk. Evde televizyon izlemeden vakit geçirici aktiviteler bulup, yaratmamız lazım bu kış.
Herkese sağlıklı günler diliyorum…
Devamını Okuyun...

Çocuklarınızı iyi gözlemleyin…

Kimseyi korkutmak istemiyorum ama o kadar çok ve değişik hastalıklar var ki. Ben korkuyorum. Hergün yeni bir şeyler öğrenip duyuyorum. 6 yaşında yeni okula başlayacak bir çocuk da teşhis edilen rahatsızlık yazacağım. En fazla 3. sınıfa kadar gidebilir demişler. Ne üzücü, yıkıcı değilmi? Anne karnında da teşhis edilebiliyormuş ama atlanmış. Bu yaşa kadar bir sürü doktora götürmüş hep yanlış teşhisler konmuş. vitamin eksikliği, geçer diye geçiştirmişler. Büyüyünce geçer demişler, beyninde ur var demişler, fizik tedavi veren bile olmuş. Ne acı değil mi?ve sonuç bu hastalıkmış.
Allah korusun kimsenin de başına vermesin…
Anladığım kadarıyla ataksi hastalığı ana ismi. Fakat bunun da birkaç çeşidi varmış. Bazıları tedavi edilebiliyormuş. konuyla ilgili okuduğum ve bulduğum bilgileri aktarıyorum:
ATAKSİ-TELENJİEKTAZİ SENDROMU :
İlerleyen denge kaybı, göz ve deride yüzeyel damarların belirginleşmesi, kronik sinüs ve akciğer infeksiyonları,kanser ve değişken sıvısal ve hücresel bağışıklık yetersizliği görülen ve genetik geçiş gösteren bir bozukluktur. Bilinen bir tedavisi yoktur.
Sık tekrarlayan ve kronikleşen sinüs ve akciğer infeksiyonları, konuşma bozuklukları, ilerleyen denge kayıpları, değişken hücresel ve humoral bağışıklık bozuklukları, çeşitli maligniteler ve bunlara eşlik edebilen göz ve deride yüzeyel damarların belirginleşmesi gibi belirtilere dikkat edelim.
Olgu/bir örnek:Ateş, öksürük ve dengesizlik şikâyetleri ile başvuran 6 yaşında kız hastada ataksi ve apatik görünümü fark edilerek solunum yolları enfeksiyonu ve ensefalit ön tanısıyla yatırıldı. 3.ayda başını tutan, 6.ayda desteksiz oturan, 18.ayda yürümeye başlayan hastanın 2 yaş civarında hafif bir dengesizliği başlamış. 12.ayda tek kelimeleri söylerken, 24.ayda cümle kurmaya başlamış fakat son 2 yıldır konuşmasında yavaşlama fark edilmiş. Okul başarısının kötü olduğu, ellerde titreme başladığında yazı yazamadığı ifade edildi. Sık üst ve alt solunum yolu enfeksiyonu geçirdiği ve bu nedenle sürekli tetkiklerinin yapıldığı ve tedavi aldığı öğrenildi. Geliş fizik muayenesinde; genel durumu orta, bilinci açık, koopere fakat apatik görünümlü idi. Sendeleyerek yürüyordu. Önceleri hiç konuşmayan hastada sonra az ve dizartik bir konuşma gözlendi…..şeklinde devam ediyor. Bundan sonra yazılanlar çok tıp terimleri içerdiğinden devam etmedim. Ama normal olan bir çocuğun zamanla nasıl değiştiği bu örnekte görülüyor.
çok üzüldüm ne zor olsa gerek anne babasına...allah kolaylık versin. çocuklarımıza da sağlık...
Devamını Okuyun...

insan öldürür sevdiğini...

çok beğendim. gerçekten anlamlı değil mi? en çok nazımız sevdiklerimize geçmezmi? bütün kaprislerimizi onlara yaparız. farkında olmadan belki de kırarız. mesela ben kardeşimi çok severim ama en çok da onu öldürüyorum herhalde. hiç lafımı esirgememem. halen gözümde küçük çocuk belki. onun hatalarını kolay affedemem, kızarım, tepki gösteririm. ama insan sevdiğine banane, ne halin varsa gör diyemiyor ki. tabii öldürmemek gerekir. bu şiir belki bir aşk için karşı cins için yazılmış. ama ben bütün sevdiklerimiz için düşündüm. ama insan istemeden de olsa öldürür sevdiklerini.... 
Oysa Herkes Öldürür Sevdiğini
Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücük ile öldürür,
Yürekliler kılıç darbeleriyle!
Kimi gençken öldürür sevdiğini
Kimileri yaşlı iken öldürür;
Şehvetli ellerle öldürür kimi
Kimi altından ellerle öldürür;
Merhametli kişi bıçak kullanır
Çünkü bıçakla ölen çabuk soğur.
Kimi aşk kısadır, kimi uzundur,
Kimi satar kimi de satın alır;
Kimi gözyaşı döker öldürürken,
Kimi kılı kıpırdamadan öldürür;
Herkes öldürebilir sevdiğini
Ama herkes öldürdü diye ölmez.
Devamını Okuyun...

Eski bir kültür….

Hamam, Anadolu kültürünün oldukça önemli bir parçası. Turistler, “Türkiye” dendiğinde, akıllarına gelen ilk şey olarak, çoğunlukla “Türk hamamı” derler. Hamamın insan sağlığına yararı çoktur. Uzun süre kalmamak kaydıyla, sıcak su ve sabunla yapılacak temizlik için en uygun yer olan hamamda, terleyen vücudun, lif ya da keseyle ovularak yıkanması, kan dolaşımını hızlandırdığı için rahatlatlık hissi verir.
HAMAM bence de güzel bir kültür gelenek…..
hafta sonu hamama gittim. Süper bir detoks, antiaging. Ne derseniz deyin. Rahatlayıp hafifliyorsunuz. Tavsiye ederim herkese…
Biz keçiören’e gidiyoruz. Erkekler ve bayanlar ayrı ayrı. Bazı yelerde aynı hamamı kadınlar günü erkekler günü belirleyip kullanıyorlar. Ona pek sıcak bakmıyorum.
Hamamda her şey var. Sauna, jakuzi, buhar odası, bakım odası…hijyen iyi, temiz. Kalabalık olmayan zamanları tercih ederseniz daha iyi. zaten gidince size oda veriyorlar. odada isterseniz dinleniyorsunuz, yatıp uyuyabilirsiniz bile. Tüm gün gidenler var. Yanında yiyecek birşeyler götürüp, keyif yapanlar…kalabalık gitmek daha eğlenceli oluyor tabii. En sevdiğim kısmı kese ve masaj bölümü. Öyle bir masaj yapıyorlar ki beş yıldızlı otellerde ve farklı güzellik salonlarında yaptırdıklarımla ölçüşmez..hiçbiri bu kadar rahatlatıcı değildi. Belki suyla köpükle olduğundan daha hoş geliyor. Hele fiyatları diğer yerlerle kıyaslanmayacak kadar komik. Masaj yaklaşık yarım saate yakın sürüyor ve fiyatı 4 tl. güzel bir gün geçirmenin bedeli 20tl.
Tek zor tarafı bize uzak olması. Çankaya’da neden yok? İstiyoruz lütfen duyun.. birçok kişi her semtten oraya geliyor. Gerçi çankaya’da olsa bu kadar ucuz olmaz herhalde. Etlik ve keçiören’de her şey var, bulabiliyorsunuz ve çankaya’ya göre çok daha uygun fiyatları.
http://www.keciorenhamami.com.tr/
Devamını Okuyun...

müzikten...

Sitemde daha eğlenceli sanatsal ağırlıklı konuları işlemek istiyorum. Sanatla ilgili her şey çok pozitif ve yapıcı. Bence herkesin buna ihtiyacı var. Eğlence, sinema-tiyatro, resim, spor, moda, dekorasyon gibi sosyal-kültürel konulardan bahsetmek, bunlarla iç içe olmak hoşuma gidiyor.
Tabii bebekler ve anneler ayrı. Zaten benim konseptim bu. Çocuklar bebekler en güzel konu. En anlatılası, saf, doğal, güzel…hergün oğlumu anlatmaya, sevmeye doyamıyorum. Nasıl bir sevgi bu. Dün ezel dizisinde ezelin annesi görmüyor ama oğlunu kokusundan tanıyor, hissediyor. Çok duygulandım bende görmesem acaba çınarın tanır mıyım diye düşündüm. Annelik işte, tarif edilemez bir şey…
Yazacak konu başlığım o kadar çok ki. Sürekli listeme başlık ekliyorum. Doluyum çokkk….çınarı doktoruna götüreceğim. Zaten her doktora gitmemiz benim için bir yazı demek. Sorunlarımız çok bakalım çözümlerimiz neler olacak? Paylaşacak çok şey var…
Ajda Pekkan geliyormuşşş….ve Troya. Troya 4 gün oynayacak ankara’da. Gidin derim, ben gideceğim.
Suzan kardeş’i tv’de izledim birkaç kere. Çok beğeniyordum. d&r’da cd’sini görünce fiyatıda çok uygundu aldım ve çok beğendim. Hepinize tavsiye ederim. Çok güzel şarkılar var. Sezen aksu’nun makyözü biliyorsunuz…nerde başarılı, güzel bir çalışma var mutlaka sezenin eli değmiş oluyor. Altından o çıkıyor.
Ömer Faruk Tekbilek gerçek bir müzisyen daha. Gurur duyacağımız biri daha…dinleyin derim. “Müzik yapmak, dua etmektir” diyor…
Cafe anatolia’nın daha önceki cd’sini dinlemiştim, süperdi. Eminim bu da güzeldir. Enstrümantal müzikler insanı dinlendiriyor…bildiğiniz şarkıların sadece müziklerini dinlemekde farklı oluyor.


Devamını Okuyun...

Arkadaşlıklar üzerine….

Bir arkadaşımın önerisi ile bu yazıyı yazmaya karar verdim. Benim bu konudaki düşüncelerimi merak ediyormuş. Konu işyerinde arkadaşlık ilişkileri.
Esasında işyeri önemli değil benim için. Önemli kısım ilişkiler…her kiminle hangi ortamda olursa olsun benim için ilişkilerde en önemli şey güvendir. Güven üstüne kuruludur hayatım. Öyle çıkar, menfaat ilişkileri beni hiçbir zaman, hiçbir yerde bağlamaz. Ve böyle ortamlardan da her zaman uzak dururum. Kendimi çekerim, kendi kendime yaşarım. Yani kendimi güvende hissetmediğim, samimi bulmadığım ortamlarda yalnız kalmayı yeğlerim.
Sevmem ikiyüzlükleri, yüzüme gülünüp arkamdan iş çevirmelerini. O yüzden gardımı alırım her zaman. Mesafeli olurum, çok açık vermem. İnsanlar her şeyini öğrenmek, bilmek isterler. Hele meraklılar vardır. Sorarlar, öğrenmeye çalışırlar. Sonra da bunları kendilerince senin aleyhine kullanırlar. Gülerim böylelerine. Kendini akıllı sanıpta başkalarını aptal sananlara. Ve uzak dururum böylelerinden.
benim için davranışların sözlerle örtüşmesi çok önemli…tutarlı olmak önemli…seviyorum demek yetmez. göstermek gerekli...
Çözemediklerim de var tabii. Ama herkesi çözmek ne kadar gerekli acaba? Herkesle iyi olmak, iyi anlaşmak mı gerekli? Benim için cevabı hayır. Herkesle mesafem farklı olmalı. Kimiyle samimi, içten, güvenli kimiyle sadece bir merhaba, kimiyle uzak, mesafeli kimiyle hoşsohbet, güleryüz, sıcaklık…..yani herkesle ayrı tabii. Paylaşımlarda ayrı hepsiyle. Doğru olanda bu değil midir zaten? her şeye karışan, her şeyi bilen, her şeyden anlayan, herkesle iyi olan insanlarla anlaşamam. Tuhaf bir durum değil mi?Birinin böyle olması için ya melek ya da şeytan olması lazım. Hayatımda meleklere, dünya iyisi insanlara pek rastlamadım. Yani ART niyetli olması bana daha mantıklı geliyor.
Rekabet olan bir ortamda samimiyet ikinci planda kalıyor bence. Ama erkekler bayanlara oranla daha iyi niyetliler. Bayanlar arasında sorun daha çok çıkıyor. Neden acaba? Hep bir hasetlik var. Herkes birbirine gol atmaya çalışıyor. Ya işle, ya özel hayatıyla. Hep bir çalım atma, çelme takmak derdindeler. Aman sakın işyerinde güzel işler yapmayın. Düşmanınız çoğalır, sevenleriniz azalır. Öyle kenardan uzaktan sessizce bakın, verilenleri yapın o kadar. Uyumlu olun, sessiz olun. Etliğe, sütlüğe karışmayın.
Bazı insanlar sürekli önde olmak, pohpohlanmak, bir numara olmak ister. Seviyorlardır böyle şeyleri. Lider olmak, herkesi yönetmek ister. Ya da herkes beni sevsin ister. Ben sevmiyorum bunları. Sonuçta burası işyeri. Biraz ciddi olacaksın, biraz mesafeli. Her şeyin yeri ve zamanı olmalı. Her hareket her yere uymaz, herkes kaldıramaz.
Ben tepkilerini davranışlarıyla ortaya koyan bir insanım. Sorarlarsa söylerim de. Yani açık ve netimdir. Her şeyim ortadadır. Kızmışsam yüzümden okunur. Bozulmuşsam, hoşuma gitmeyen bir şey yapılmışsa hem söylerim hem de yüzüme yansır. Maalesef ben böyleyim. Keşke herkes böyle olsa, ortada problem olmaz. Bazıları bozuluyor bozulmamış gibi yapıyor. Ya da yüzüne gülüyor arkandan sana söylediğininin tam tersini söylüyor.
İki prensibim, olmazsa olmazım vardır:
-Yaptığın işi tam doğru düzgün hatasız yapmaya çalışacaksın. Elinden geleni yapacaksın, özeneceksin, sorumluluk sahibi olacaksın.
-Söylediğinin arkasında olacaksın. Değişmeyeceksin.
Bakarım işyerinde herkes bir şeylerden şikayet eder. Ama bu kişiler ortamı gelince ağzını açmaz, sanki şikayet eden onlar değildir. Toplumumuzda da böyle bir şey var zaten. insanımız şikayet etmeyi yakınmayı pek sever. ben de tam tersi çözüm bulmak isterim. öyle kendini ortaya atanlardanım. Sonra çıkıntı denir arkanızdan. Yani düşündüğünü söyleyen arkasında duranlara. Çözüm bulmaya çalışanlara. Yani yapsan bir türlü yapmasan. Pişman olur otururum sonra.Bu yıllardır devam ediyor. Ama artık biraz akıllandım. Gördüm kü böyle yapmanın bir faydası yok, insanlar kötü niyetli. En iyisi geri durmak, kendini çekmek, kabuğumda oturmak dedim. Ve kendimi boş kaldıkça siteme adadım…yazmak en iyisi. Hayvanseverler en azından bana bir kötülük yapmıyor, nankör değil derler ya. Benimki de öyle yazı yazmamın bana zararı yok.
Keşke herkes yaptığı işlerle ya da yapabilecekleriyle önde olsa. Sadece iş konuşulsa… İşyerinde beni motive edecek bir şeyler olmalı. İşyerinde huzursuzsanız gitmek istemiyorsanız en kötüsü bu. İşte işinize bakılmadığı sürece, sizi çalışmaya teşvik edecek bir şey olmadığı sürece çok keyifsiz bir hal alıyor. Vaktimizin çoğunun da burada geçtiğini düşünürsek çok önemli. İnsanlar yaptığı işten keyif almalı sevmeli ki ortaya güzel şeyler çıksın değil mi?
maalesef bizim işyerinde iş dışında her şey var. Hiçbir zaman şöyle oturup meslekten, meslekle ilgili gelişmelerden olup, bitenlerden konuşup ufkuma genişleten bir zaman olmadı. Kamu kurumlarında mı böyle, benmi böyle bir ortamdayım bilemiyorum. Ama özel sektörde çalışırken hiç böyle değildi. İnsanlara bir rahatlık, tembellikmi çöküyor, yada kamuda yapsan konuşsan ne olacak diyemi bakıyor bilemiyorum. Oysa ki her iki yerde de kendi meslektaşlarım vardı. Özelde dergiler alırdık, teknolojiden tutun da her türlü mesleki gelişmelerden bahsederdik. Geliştiğimi, hergün yeni bir şey öğrendiğimi fark ederdim. Paylaşmak vardı. Bilgi saklamamak. Desteklemek, öğretmek. Ama işyerimde bunların hiçbirini görmedim. Ben bu işe girdiğimden beri köreldim. Hep kendi kendimi geliştirmek için uğraştım. Farklı konularda bile çalıştım. Sırf çalışmak olsun bir şeyler yapabilmek için. Öğrenmek için. Yoksa zaman geçirmek için gelenlerden olmak istemedim. Tabii yalnız başınıza çabalamanız işe yaramıyor çoğu zaman. Toplumumuzda halen ekip çalışmasının önemi kavranmamış durumda. Ama türkiye’de herkes kendini gösterme derdinde. Ve tabii böyle olunca ortaya hiç iyi bir şey çıkmıyor. Çıkamaz bu bir kuraldır. birlikte çalışmayı öğrenemediğimiz sürece başarılı olamayız.
Hani sanatçılar diyor ya özel hayatımla değil yaptığım işlerle anılmak istiyorum. Ben de işyerinde özelimle, kişiliğimle değil yaptığım işlerle konuşulmak istiyorum. konumuz iş olmalı. Mesleğimizi, sorunları, çözümleri konuşmalıyız. Tabii kendine yakın gördüğün, güvendiğin samimi birileri varsa bir adım daha yaklaşıp ona özel şeylerini de anlatabilirsin. Tercih senin.
Bazıları da özel olmalı. Dost olmalı. İşyerlerinde dost olunabileceğine pek inanmam. Bütün özel hayatınızı, her şeyinizi anlatıp, paylaştığınız yüzde yüzde güvenebileceğiniz ilişkiler kurmak zor. Dostluk zaten özel hayatınızda da devam eder. Ailece görüşürsünüz, iç içesinizdir. Başınız sıkıştı mı gidersiniz, çağırırsınız. Yani iyi gün dostu değil de kötü gün dostudur daha çok. Zor zamanlarınızda size destek olur. Değişmez hep aynıdır. Bir öyle bir öyle değildir. Sadece işte görüşmezsiniz. Dengesiz hareketler yapmaz. Lafını esirgemez. Bozulmayacağınızı bilir. Ben de benim iyiliğim için olduğunu bilirim söylediklerinin. Gerçek olduğuna da inanırım. Özetle dostluk güvendir…çıkar yoktur…paylaşmak ve sevgi odaklıdır. Rekabet yoktur, saf ve temizdir. Zaten insanın da hayatın da 1-2 tane dostu olur. Öyle fazlası çok gerçekçi gelmez bana. Bu zamanda, bu dünya da kimseye güvenmeyeceksin sözü vardır ya doğrudur. Neler görüp duyuyoruz. İnsanlar para için, çıkarı ve menfaati için neler yapmıyorki.
Büyük insanlar fikirlerle,Orta insanlar olaylarla,küçük insanlar ise insanlarla uğraşırlar.
Hayatta hiçbir başarı gösteremeyenler kendilerini başkalarının başarılarını küçümsemekle teselli ederler.
Başarı, ancak o işle ilgili tüm çevrenin aynı noktaya odaklanması ile mümkün olur.
Devamını Okuyun...

domuz gribinden korunalım...

domuz gribi abartılıyor mu, endişe verici boyutlarda mı halen karar verebilmiş değilim. ne yapalım eve mi kapanalım, çınarı kreşten alsammı bilemiyorum. herkes için zor bir dönem. herkes üstüne düşeni yapsa da bir an önce kurtulsak...bizlere düşen de çok tabii. okullar tatil edildi ankara'da. ama avm'ler dolu. özellikle televizyonlarda temizlik, bilinçlendirme konularında eğitici reklamlar veya programlar yayınlansa. 
internet bu konuda süper...fakat interneti kullanmayan kesimin esasında bilinçlendirilmeye ihtiyacı var...mailime korunmayla ilgili bir sürü mesaj gelmiş. bazı alıntıları yayınlıyorum... 
DOMUZ GRİBİ ÖNLEMLERİ /// Pandemik influenza semineri
Domuz gribi 6 faz denen en yüksek bulaşıcılık seviyesine Haziran sonu itibariyle ulaşmış. Bilinen gripten en büyük farkı genç nüfusta etkili , 0-45 yaş arası. Pandemik virüsü'nün anlamı, tüm dünyada çok bulaşıcı demek. Zaten şu anda varsayılan; tüm grip vakalarının bu şüpheyle ele alınıp, herhangi bir gözden kaçmaya fırsat vermemek için tüm grip tedavilerinin bu yönde başlatılması. Bizim bildiğimiz gibi yüksek ateş şart değil, başta öyle biliniyordu ama; birçoğunda hiç ateş olmadan bulantı ile başlayıp kusma ve ishal olarak devam edip sonra alt solunum yolları sarıyormuş. Bu seyir çok hızlı ilerleyen bir seyir, saatlerle ölçülüyor yani sabah bulantı ile başlayıp akşama grip max. düzeye ulaşabiliyor. Ama iyi bir tarafı varsa o da hiç dirençli bir virüs olmaması, suya dayanıklı değil, elini yıkadığında ölüyor mesela. Ama, bir buçuk metreden daha yakın durduğun anda bile bulaşabiliyor insandan insana ve havada 2 ile 24 saat arası asılı kalabiliyor. Sadece destek tedavi (üst solunum yollarını açık tutmak, balgam sörkücü vs) ve dinlenmekle 7 gün içinde vücudu terk ediyor. Çok basit önlemlerle de korunulabiliyor ;
- sık sık elleri ve hatta yüzü yıkamak
- insanlarla öpüşmemek, tokalaşmamak
- mümkün olduğunca 1,5 m'den yakın durmamak
- yanında pürel vs. alkol içerikli susuz temizleyiciler taşımak (çocukların çantasına mutlaka koy, kullansınlar) - KOLONYANIN HİÇBİR FAYDASI YOK. BU VİRÜSÜ ETKİLEMİYOR BİLE.
- çalıştığın ortamı mümkün olduğunca temiz tutmak , mümkün olduğunca kollektif kullanılan yüzeylere dokunmamak (kapı kolları, asansör düğmesi, koltuk kolları vs.) daha doğrusu bu yüzeylere elle temas etmemek
- kağıt mendil/havlu kullanmak (tek kullanımlık olması çok önemli, evde dahi aynı peçeteyi ikinci kez kullanmayın)
- öksürüp hapşırırken ellerinizle değil kolunuzla kapatın, elle temas edilen her yere bulaştırma riski ortadan kalkar böylelikle
- gribal bir durumunuz olursa -özellikle evde- tek kullanımlık maske takın ve bir kez bile çıkartsanız hemen atın, aynı maskeyi tekrar takmayın
- ne olursa olsan çok çok zorda kalmadıkça ANTİBİYOTİK - .....FLU (soğukalgınlığı ilaçları) kullanmayın. Bu ilaçlar bu virüsün direncini artırıyor, Danimarka'da Tamiflu içerek domuz gribinden korunmaya çalışan bir Japon turist yüzünden dirençli virüs ortaya çıkmış. Bu hiçbir şekilde tedavi edilemiyor, karantinaya alınıyor, kendi seyrine bırakılıyor, virüse beslemeyerek zayıflaması bekleniyor.
- Önemli olan direncin yüksek olması. Bu da öyle İmmuneks kullanarak falan olmuyor. Bol sıvı (özellikle su), sebze ve meyve tüketimi yanı sıra düzenli egzersiz.
Yani virüsü alsan ve hatta hastalansan bile kolaylıkla üstesinden gelebiliyorsun. Sadece hamileler için çok tehlikeli, öldürücü, virüsü alan hamilelerin % 15'i kurtulamamış. Bir de halihazırda kanser tedavisi gören ve benzeri durumlarda.
Aşılanma konusuna gelince, aşısı bulundu ve üretiliyor. Türkiye'ye Ekim ayı içerisinde gelecek, öncelik sırasıyla şöyle kullanılacak; sağlık personeli, hamileler, kamu personeli, kalan miktar çocuklara (çok az miktarda aşı kalıyor, hepsine yetmeyecek seçim neye göre yapılacak bilemiyorum)
Eğer bu şekilde herkes özen gösterirse bu zayıflıkta bir virüsün dünya üzerinde birkaç dan fazla yaşaması mümkün değil, kendi kendini imha edip yok olacak.
Domuz gribine yakalanan ya da yakalandığını düşünen anneler bebeklerini nasıl beslemeli nasıl korumalı?
Bebeğimi korumak için ne yapabilirim?
Grip 2 yaşından küçük bebeklerde daha ağır seyredebilir. Bu nedenle bebeklerin korunmasına özellikle dikkat edilmelidir.
Ellerinizi bol su ve sabunla yıkamaya daha fazla önem veriniz. Bebeğinizi beslerken veya onunla ilgilenirken kesinlikle bebeğinizin yüzüne doğru öksürüp hapşırmayınız. Hasta iseniz mutlaka maske kullanınız ve bebekleri öpmeyiniz.
Anne sütü bebekleri bu hastalıktan korur mu?
Anne sütünün bebekleri hastalıklardan koruyucu etkisi oldukça fazladır. Anne sütü bebeğin bağışıklık sistemini güçlendireceğinden gribin daha ağır seyretmesini de engelleyebilir.
Grip olduğumu düşünüyorsam bebeğimi emzirmeyi sürdürmeli miyim?
Evet emzirmeye devam etmelisiniz. Çünkü bağışıklık sisteminin gelişiminde anne sütü oldukça önemlidir. Emzirmek bebeklerin hastalıklarla başa çıkabilmelerine de yardımcı olur.
Hastayken bebeğimi emzirebilir miyim?
Hasta olsanız bile emzirmeyi kesmeyiniz. Bebekler en az 6 ay boyunca ek olarak su bile verilmeden anne sütü ile beslenmelidir. Eğer emziremeyecek kadar hastaysanız pompa ile sütünüzü cam bir biberona sağıp bebeğinize verilmesini sağlayınız.
Bebeğim hasta ise emzirmem doğru mudur?
Hasta olan bebeğiniz için yapabileceğiniz en faydalı şeylerden biri onu emzirmeye devam etmektir. Bebekler hasta oldukları zaman daha çok sıvıya ihtiyaç duyarlar. Anne sütü diğer sıvı gıdalardan çok daha faydalıdır. Eğer bebeğiniz ememeyecek kadar hasta ise sütünüzü damlalık kullanarak vermeyi deneyiniz.
Emzirirken antiviral grip ilacı almak doğru mudur?
Doktor tarafından tavsiye edilen antiviral grip ilacı kullanan anneler bebeklerini emzirmeye devam edebilirler.
Kaynak: Sağlık Bakanlığı
Devamını Okuyun...

2.yaşın kutlu olsun

canımın içi
doğum günün kutlu olsunnnnn.......
2 sene geçmiş. zaman su gibi akıyor derlerya çok doğru. karnımdaydın şimdi kocaman oldun.
seni çok seviyoruz.
Doğumgününde tek dileğim sağlıklı olman. sağlıklı, mutlu bir yıl geçirmen. 1 yaşına hasta girmiştin ve 2009'u hasta geçirdin. 2010'da hiç hasta olmaman dileğiyle bebeğim.
bilal amcanda resmini koyup yollamış...onada teşekkürler.......




Devamını Okuyun...

çocuk yetiştirirken anne-baba uyumu

Benim azda olsa yaşadığım bir sıkıntı. Tabii bunun nedenini biliyorum. Kişilik farklılığı. İster istemez çatışıyorsunuz. Eşimle aile kültürümüz, yetiştirilme tarzımız çok farklı değil, öyle sorun yaşamadık ta ki çınar doğana kadar. Çınar doğunca eşimin titizliği, pimpirikliği had safhaya çıktı. Tabii kendine göre haklı tarafları olsa da ufak tefek tartıştığımız konular oluyor. Orta yolu buluyoruz şimdilik. Makalenin birinde şöyle yazıyor:
“bir annenin aşırı hoşgörülü, babanın ise aşırı disiplinli olması durumunda çocuğun hareketleri, konuşması ve tüm davranışlarının iki farklı kutup tarafından yönlendirilmeye çalışılacağı için çocukta davranış ve bazı psikolojik sorunlar yaşanabileceğini vurguladı. Babanın koyduğu kuralları annenin bozması veya annenin hoşgörü gösterdiği bir davranışa babanın karşı koymasının çocuğu kararsız, çekingen, çelişkili ve tutarsız bir şekilde davranmaya iteceğine dikkat çeken Aydın, "Çünkü çocuk, gelişimini ve davranışlarını anne babasından aldığı olumlu ve olumsuz uyarılar ile şekillenmektedir." dedi. Anne ve babaların mümkün olduğu kadar birbirlerini desteklemeleri, tutarsız davranmamaları, çocuğun yanında birbirlerinin uygulamalarını eleştirmemeleri ve ortak kararlar vermeleri gerektiğini kaydeden Selda Aydın, bazı görüş farklılıkları olsa da çocuğun olmadığı zamanlarda konuşarak ortak karar verilmesini tavsiye etti. Aydın, "Çocuğun sağlıklı gelişmesinde anne ve babaların birlikte, çelişkisiz ve tutarlı olmaları çok önemlidir. Aksi takdirde bu farklılıklar çocuk tarafından kullanılabilir”
Eşimle çınar üzerinde anlaşamadığımız konuları şöyle özetleyebilirim:
*Eşim hayatında risk almayı sevmez. Oğlumuzda da böyle. Çınar hasta olmasın diye ilaç içirip önceden önlem almak ona daha mantıklı geliyor. Bu çocuk nasıl bağışıklık kazanacak peki? Ne zamana kadar koruyabiliriz? Bir ara sırf bu yüzden kreşten almayı bile düşündü. Hastalanmasını hiç istemiyor. Tabii biz bu kadar hassas oldukça her şey gelip bizi buluyor, çocuk da özenildikçe daha çok hasta oluyor.
*Tensel yakınlık kurmuyor çınarla. Dokunmuyor, öpmüyor, sarılmıyor. Bende tam tersi bunları çok yapıyorum.O da çınarın şımardığını, dengesizleştiğini savunuyor.
*Katı net kurallar koymak istiyor. Uyuma konusunda çok tartışmıştık. Ağlasın almayacaksın diyor daha bebekken. Tamam bir düzen oturtmak önemli de herşeyinde bir sınırı var. Çocuğun uykusu yoksa zorla uyuyacaksın diye diretmekte ne kadar doğru? Sırf kural koyduk şu saatte yatacak diye bir şey yok sanırım. Makinemi bu çocuk?
*2 senedir anlaşamadığımız bir konuda giyinmesi. Özellikle gece yatarken. Eşim çok ince oldu der bende onun giydirdiklerinin çok kalın olduğunu söyler dururum.
*Hava soğuk diye dışarı çıkarmak istemez. Doktorumuzda soğuktada çıkacak hava alacak der.
*Oyun oynamayı sevmediğinden pek yapmak istemez. Ama sevmek gerekmiyor sanırım. bende bir sürü sevmediğim şeyi yapmak zorunda olduğum için yapıyorum. Oğlunla ne yapıyor? Oturup televizyon izliyor. Yani kendi sevdiği şeyi oğlunla yapıyor. Biz çocuğa değil çocuk bize uyuyor. Bir tuhaflık var değil mi?
Umarım Çınar büyüdükçe anlaşmazlıklarımızda büyümez. En azından çınara bunu hissettirmemiz gerektiğini biliyorum. çok önemli olduğunu da. Bazen çınarın yanında tartışıyorken bir bağırıyor ki sormayın. Anneeeee babaaaa diye…. alışık olmadığı için hemen tepki veriyor, susun demek istiyor....
Bu siteye yazmamı zaman ayırmamı da gereksiz buluyor. Çok mantıklı ve gerçekçidir. Yaptığın bir şeyin illaki açıklanabilir bir sonucu olmalı. Benim içinde her şeyin bir neticesi olması önemli değil. İnsanı mutlu eden, rahatlatan birçok şeyi yapması güzel birşey, destek olurum. Zaten bir tarafın mutlu olması diğer tarafı da mutlu etmez mi? Destek olunması çok önemli. Ne olursa olsun yani basit, güzel, çirkin… sonuçtan çok yapılan bir şey olması bir emek harcanması anlamlı. Bunu herşey için söylüyorum. İnsan bazen takdir, beğenilmek istiyor. Eşinize hayran olun, onunla gurur duyun!:)))
Devamını Okuyun...

çocuk yaşadığını öğrenir...


Eğer bir çocuk kınanarak yaşarsa suçlamayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanca davranışlar içinde yaşarsa kavga etmeyi öğrenir.
Eğer bir çocuk alay edilerek yaşarsa sıkılganlığı öğrenir.
Eğer bir çocuk utanç içinde yaşarsa suçluluk duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk düşmanlıklar içinde büyürse saldırganlığı öğrenir.
Eğer bir çocuk hoşgörüyle yaşarsa sabırlı olmayı öğrenir
Eğer bir çocuk teşvik edilerek yaşarsa özgüveni öğrenir.
Eğer bir çocuk değer verilerek yaşarsa saygı duymayı öğrenir.
Eğer bir çocuk eşitlik ortamında yaşarsa adaleti öğrenir.
Eğer bir çocuk güven duygusu içinde yaşarsa inanmayı öğrenir
Eğer bir çocuk beğenilerek yaşarsa kendisinden hoşlanmayı öğrenir.
Eğer bir çocuk dostluk içinde yaşarsa dünyada sevgi aramayı öğrenir.
Eğer bir çocuk sevgi içinde büyürse güvenmeyi öğrenir.
ÇOCUK AİLENİN, AİLE DE TOPLUMUN ÜRÜNÜDÜR; ÇOCUK YAŞADIĞINI ÖĞRENİR.
Devamını Okuyun...

önemlii....

Bebekleriniz milyarlarca beyin hücresi ile doğar. Doğumdan üç yaşına kadar bu hücreler arasında trilyonlarca bağlantı oluşur. 3 yaşına kadar kullanılmayan beyin hücreleri ölür. Çocuklarımızın iyi bir geleceğe sahip olması için; anne babalar olarak elimizden geleni yaparız. 3 yaşından sonra yuvaya ve anaokuluna göndermeyi planlar, her türlü maddi desteği sağlamak için gece gündüz çalışırız. Aslında yaptığımız sadece 3 yaşından sonra elimizde kalanlar için çaba sarfetmektir. Bebeklerimizin kaderini değiştirmek bizim elimizde ve aslında çok kolay !
Yarınlarımızı bıraktığımız çocuklarımızın gelişimi için 0-3 yaş arasında onları destekleyin. !
Mümkün olduğunca çok sayıda beyin hücresi kurtarın!
http://www.akillibebek.com/
Bu yazıyı özellikle yazıyorum. Halen çocuklarını kreşe, yuvaya göndermekte tereddütü olanlar için. İşyerinde birkaç arkadaşımın kreşle ilgili yanlış düşünceleri var.
Evde bütün gün çocuğunuzla birlikte olmak onunla kaliteli vakit geçirdiğiniz anlamına mı geliyor? Ben hatırlıyorum da evdeyken iş yapmaktan çınarla oturup oynayamazdım. Şimdi birbirimizi özlüyor ve daha özel, güzel vakit geçirip oynuyoruz. sevgi demek ilgi demek. ve ben sevgimi oğluma gösterdiğime inanıyorum.
Özellikle bu konu üzerinde çok duruyorum. Çünkü hep karıştırılıyor. Sanki kreşe giden çocuklar aileleri tarafından ihmal edilen, ilgi gösterilmeyen gibi anlaşılabiliyor. Çok yanlış!!! Sevgi vermek çok ayrı bir şey. Kreşte ilgi, sevgi görmüyorlarmış. Zaten kreşe bunun için gönderilmiyor ki. Eğitim için, öğrenmek için gönderiyoruz. En azından toplum içinde yaşamayı, kuralları ve daha bir sürü şey öğreniyorlar. Sosyal olup, paylaşmayı öğreniyorlar. Türkiye’de olmayan ekip, grup çalışmalarını öğreniyorlar.
Biz gitmedik de ne oldu? kim bilebilir neler kaçırdık ne kadar geri kaldık?
hatta bazıları çocuğu 5-6 yaşına gelmiş halen bakıcı arıyor. Şimdi bu çocuk anasınıfında veya ilkokul birinci sınıfta okula gidecek. İlk kez çocuklarla bir arada olacak. Böyle örnekler var çevremde. Çocuk ilkokula başlıyor ama yabani, gitmek istemiyor, sosyal bir ortama hiç girmemiş. bunalıma giriyorlar… Çok zor gelmeyecekmi?ya da bugüne kadar ne kadar şey verebildik çocuğa. Bakıcılarla evde daha mı iyi yetişti? İlgilenildi, eğitildi?evde olunca vicdanımız ve içimiz dahamı rahat? dahamı fazla sevgi verdik oluyor? Farklı bir bakış açısı gerçekten.
Benim inandığım eğer imkanı varsa herkes kreşe göndermeli. En azından 3-4 yaşında başlamalı. şimdiki çocuklar çok ilerde bence onları eve kapatıp televizyona mahkum etmek büyük haksızlık. Bakın 3 yaşına kadar bile ne kadar önemli olduğunu yukarıda okuduk.7 çok geçççç….çokkk…
Okul öncesi eğitimle ilgili daha öncede yazı yazmış, istatistikleri vermiştim. tekrar önemli kısmını hatırlatıyorum.
Avrupa ve Amerikada bu oran %80-90 iken bizde bu sene %33’e çıkmış.
Bir insanın zihinsel kapasitesinin %80’i altı yaşından önce oluşmaktadır. Ünlü tıp dergisi “The Lancet”te yakın zamanda yayınlanmış bir makaleye göre, “çocukların erken yaşta gelişimine yeterli yatırımın yapılmaması, insan kaynakları potansiyelinin kaybına ve bir yetişkinin daha az gelir elde etmesine, ve bunların tümü de, o ülkenin milli kalkınması üzerinde olumsuz etkilere neden olmaktadır.” diyor....
Ne söyleyeyim artık…böyle zihniyetler, yaklaşımlar olduğu sürece (ki bunu söyleyenler okumuş, aydın insanlar) nasıl gelişip ilerleyeceğiz?
çocuklarını kreşe gönderen anne babalar çocuklarınızı sevmiyor musunuz?
Devamını Okuyun...

2 yaş sendromu

Eyvah çocuğum 2 yaşında !!!
sanırım çınar bu sendroma yakalandı. bize de sabırlı olmak kalıyor. o kadar değiştiki başka çocuk oldu sanki. nerde o sakin mutlu neşeli oğlum. dün kreş karnesinde bile sinirli diye işaretlemişler. her zaman mutlu olan çocuk. çok üzülüyorum. nasıl başedeceğimizide bilmiyorum. ama epey yazı okudum ve sizinle paylaşmak istiyorum.  eskiden böyle şeylermi varmış. yeni nesil her yaşta bir sendrom yaşıyor sanırsam. sabır sabır ya sabır diye diye büyüyecekler. tam artık büyüdü aklı başında laf anlıyor dediğimiz dönemde başka birşey çıkıyor değilmi?bebeklerin ya da çocukların böyle süper mutlu, rahat oldukları bir dönem varmı merak ediyorum. birde bunu araştıracağım.Çocuk Gelişim Uzmanı Mine İNAL AKKAYA en güzel açıklamış bu konuyu. yazısınından alıntı:Özellikle 18.-36. aylar arasında çocuğunuzun davranışlarında her zamankinden farklı tutumlar gözlüyorsanız, bu tutumlar daha çok inatçılık, istediğini elde etme, elde edemeyince etrafına ve kendine zarar verme şeklinde gelişiyorsa çocuğunuz 2 yaş sendromuna yakalanmış olabilir!Ama korkmayın! Bu sadece sizin çocuğunuzun başına gelen bir durum ya da bir hastalık değildir. 2 yaş sendromu geçici, ancak sabırla atlatılması gereken gelişimsel bir dönemdir.
Nedir 2 yaş sendromu?
Çocukların kendilerinin de bir birey olduklarını fark ettikleri, kişiliklerinin oluşmaya başladığı, istediklerini nasıl yaptıracaklarını öğrenmeye başladıkları ancak ebeveynler açısından anlaşılması ve dayanılması zor olan çocuk gelişiminin en önemli dönemlerinden biridir. Literatürde “erken ergenlik, terrible two , çocukluk dönemi negativizm” olarak da isimlendirilmektedir.
Bu dönemde çocuklar;
• İsteklerini sözel olarak (konuşarak) belirtmek yerine ağlayarak belirtirler
• İtiraz etmeyi severler ; hayır, istemiyorum , gelmem , yapmam gibi olumsuz ifadeler kullanmayı tercih ederler
• İstekleri yapılmadığında başını yere vurma, kendine ya da anneye-babaya vurma, nesneleri fırlatma, çığlık atma ve öfke nöbetleri geçirme gibi davranışlar sergileyebilirler.
Bu dönemi sağlıklı olarak atlatabilmek için tavsiyeler:
• Çocuğunuza karşı sabırlı olun.
• Onunla kaliteli zaman geçirin. Örneğin 10 dakika Legolarıyla karşılıklı oturup oynayın, bir kitap inceleyin, parka gidin. Ama bunları yaparken başka işlerle ilgilenirseniz çocuğunuzla birebir ve kaliteli vakit geçirmiş olmazsınız.
• Onun size anlatmak istediklerini çocuğunuzun boy seviyesine inerek ve gözlerinin içine bakarak dinleyin.
• Çocuğunuz size bir isteğini anlatırken onun sözünü asla tamamlamayın kendisinin bitirmesini sabırla bekleyin.
• Çocuğunuza karşı davranışlarınızda tutarlı olun. Bu ne demek; anne-baba ve çocuğun bakımında söz sahibi olan diğer kişiler çocuğun yaptığı davranışlara aynı tepkileri vermeliler. Annenin hayır dediğine baba evet derse ya da anne-babanın hayır dediğine büyükanne-büyükbaba evet derse bu bir tutarsızlık olur. Yada evde hayır değdiniz bir duruma dışarıda evet derseniz bu yine bir tutarsızlık olur. Çocuğa karşı tavırlarınız her ortamda aynı olmalıdır.
• Çocuğunuza seçme şansı sunun. Örneğin çocuğunuzun meyve suyu içmesini istiyorsunuz ve ona tek bir çeşit meyve suyu sunarsanız buna hayır cevabı verme olasılığı yüksektir çünkü çocuk gözünden bakılınca bu sizin istediğiniz bir durumdur çocuğun seçtiği değil. Böyle bir durumla karşılaşmamak için ona iki yada daha fazla seçenek sunun “hadi karar ver bakalım portakal suyu mu, elma suyu mu, şeftali suyu mu içersin?” bu durumda büyük ihtimalle çocuğunuzu birini seçecektir ve aslında sizin karar verdiğiniz meyve suyu içme olayını kendi kararı gibi görecektir. Yemeklerden önce çocuğunuza çatal-kaşık seçimi bile yaptırabilirsiniz. Böylece kendi seçimiyle daha istekli yemek yiyecektir.
• İstediğini yaptırma ve tutturma krizleri sırasında çocuğunuza istediğini verirseniz , onu kucağınıza alırsanız yada ona kızarsanız bu davranışlar artış gösterir. Çünkü kızmanız bile çocuk tarafından ilgi olarak anlaşılır. Bu durumlarda görmezden gelmek en uygun yöntemdir. Çocuğunuz ağlamaya yada çığlık atmaya başladığında çocuğunuzla göz kontağı kurmadan başka bir etkinlikle ilgilenin (çocuğunuzun bir oyuncağıyla oynayabilirisiniz) yada yanınızdaki biriyle sohbet edin. Çocuğunuz sustuğunda aferin sana deyip onu kucağınıza alın ve sakinleştirin.
• Çocuğunuza kendi kendine başarabileceği şeyler konusunda fırsatlar verin. Örneğin yemeğini kendisi yemek,bazı giysilerini giymek, bir yere tırmanmak gibi.
Devamını Okuyun...

çocuklarda doyumsuzluk

Çocuklarda görülen doyumsuzluk davranışı yanlış anne-baba tutumuna bağlı olarak karşımıza çıkmaktadır.Makul istekler eğer ki sınırlar içerisinde yerine getirilirse çocuk doyumsuz olmaktan ziyade mutlu olmayı öğrenebilir.
Günümüzde anne babalar çocuklarına karşı oldukça duyarlı davranabiliyorlar ama bu durum bazen aşırıya kaçıp “sınırsız-özgürlükçü” aile modelini karşımıza çıkarıyor. Bu aile modeli çocuğun her istediğini anında karşılıyor ve çocuğu doyumsuzluğa itiyor.
Peki çocuklarımızın bitmek tükenmek bilmeyen istekleri ile nasıl baş edebiliriz?çoğu zaman markette çikolata reyonlarının önünde ağlayan , tepinen çocukları ve onların etrafında dönüp duran “tamam sus ne istersen alıyorum artık yeter ki ağlama!” diyen anne babaları görürüz. Çocuk istediğinde kendinde çok benzeri bir oyuncak olmasına rağmen onu size aldırmak için ağlar,tepinir ,çırpınır ve kaçınılmaz sonuç,istemeden de olsa sırf ağlamasını önlemek adına onun isteğini yerine getirir oyuna yine 1-0 geride başlarsınız…
Çocuklar durmadan bir şeyler isterler. İsteklerinin neredeyse tamamını karşılasanız da ardından yine benzer bir istekle yine karşılaşırsınız. İstemenin sonu gelmiyor ve bir süre sonra “çocuk doyumsuz oldu” diyebiliyoruz.
Peki çocuklar doyumsuz mu? Evet çocuklar doyumsuz. Ancak sürekli talep etmesi ve doyumsuz olmasındaki en büyük faktör ebeveynin çocuğun isteklerine sınır koymamasıdır.
Peki sınır koymak ne anlama gelir? Sınır;çocuğun neyi yapıp neyi yapmayacağını,uygun davranışının ne olduğunu,kendini güvende hissetmesini ve iç disiplin kazanmasını sağlar.fakat hiçbir çocuk kendisine sınır konulmasından hoşlanmaz. Her zaman itiraz eder, mızıldanır, sürekli sınırları zorlar. Sınır koymak çoğu zaman çocuğun özgürlüğünü kısıtlamak ,onu isteklerinden mahrum etmek gibi düşünülür. Oysa ki sınır çocuğun davranışının kabul edilebilir ya da edilemez olduğunu gösterir.
Anne babalar mutlu çocukları olmasını istiyorlarsa onlarla empati kurabilmeli,onları anlayabilmeli ve mutlaka her şeyin bir sınırı olduğu ilkesini çocuklarına öğretebilmelidirler.tabi ki her anne baba çocuğunun ihtiyacının en iyi şekilde karşılanmasını ister.çocuğun temel ihtiyaçlarının yanında ebeveynin hoş görüp çocuğuna sunduğu fırsatlar normaldir fakat;bu imkanlar ve fırsatlar ile zamansız ve abartılı bir şekilde tanışan çocuklarda doyumsuzlukla birlikte sorumsuzluk duygusu kaçınılmaz olmaktadır.
Hangi yaşta olursa olsun çocuğun ulunduğu yaş döneminin özelliklerini bilmek ,yaşına uygun davranışlar beklemek ,sınırlarının nedenlerini açıklamak ,kararlı olduğunuzu göstermek en önemli noktalardır.özellikle çocuğun doyumsuzluğa ulaşmasını engellemek adına kararlı bir ses tonuyla çocuğun sınırlarını belirlemeniz atılacak ilk ve en önemli adım olacaktır.
psikolog Pınar Ersöz
Devamını Okuyun...

çocuğu ödüllendirme

Çocuğu ödüllendirmenin derecesi ve şekli, yaş ve ailenin durumuna göre değişiklikler gösterir. Ama şunu hemen belirtelim ki en iyi ödüllendirme şekli maddî ödüller yerine duygusal ve sosyal teşviklerdir. Anne babaların genel yanlışı, çocuğa hediye almayı sanki en iyi ödüllendirmeymiş gibi algılamalarıdır. Bu şekilde devamlı bir şeyler alınmaya ve verilmeye alıştırılan çocuk ise gün gelecek, en iyi ve pahalı hediyelerle bile mutlu olamayacaktır. Günümüzde mutsuz çocukların artmasının nedenlerinden bir tanesi de budur. Aslında anne babasının öpmesi, kucaklaması, gezdirmesi, onunla oynaması, ona güzel sözler söylemesi, başarılarını anlatması ve takdir etmesi şeklindeki ödüllendirme ise en sağlıklı ve en başarılı ödüllendirmedir. Burada bir örnek verelim: Anne baba çocuklarına ödül olsun, diye pokemon kartları alıyordu. Çocuk da o kartlar ile kumara benzer oyunlar oynuyordu. Bu şekilde ödüllendirme daha çok çocuğu cezalandırma gibidir. Zararlı şeylerden ödül olmaz.
Anne babaların bu türlü bir duygusal ödüllendirmenin yanı sıra, imkânları ölçüsünde ek hediyeler vermeleri de çocuğu ödüllendirmenin diğer yoludur. Anne babaların çocuklara alınan hediyelerdeki ölçüsü, maddî değeri yerine manevî değerini ön plâna çıkan hediyeler tercih edilmelidir. Ama bunu bazı anne babalar uygulasa bile günümüzün tüketim toplumunda çevresinden ve arkadaşlarından etkilenen çocukları yönlendirmek ebeveynler için hayli zor olmaktadır.
Bir örnek vermek gerekirse: "Ali 6 yaşında bir çocuktur. Anne babası tarafından ödüllendirme amacı ile sürekli maddî hediyeler, oyuncaklar, kıyafetler, onun istediği yiyecekler alınmıştır. Anne ve baba bu durumun iyi bir ödüllendirme şekli olduğunu düşünmektedir. Ancak çocuğun istekleri giderek artmaktadır. Çocuk sürekli bir tüketim içerisine girmiştir. Artık diğer çocuklar için pahalı sayılabilecek oyuncaklar bile onu en fazla bir gün mutlu etmektedir. Ali'de bu talepkâr yapıya paralel olarak istekler devam ederken, anne baba artık Ali'nin bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanmaya başlamıştır. Ahmet her gördüğü şeyi aldırmak için anne babasını zorlamaya devam etmektedir. Bir yere gidildiğinde orada gördüğü oyuncağı aldırtmak için kendisini yerlere atmaktadır. Bu durumda Ahmet ile anne babanın arasındaki ilişki giderek daha sıkıntılı hâle gelmiştir. En sonunda aile profesyonel yardım için uzmana başvurmaya karar vermiştir." Bu örnekte anne baba, çocuğu ödüllendirme şekli olarak daha çok maddî hediyeleri ön plâna çıkarmıştır. Bu da çocukta bilinçsiz istekleri ve diğer sosyal alanlarda mutsuzluğu getirmiştir. Çocuk, başka şekilde onaylanmadığı ve takdir edilmediği için kendisini bu şekilde mutlu etmeye uğraşmaktadır.
Bazı ödüllendirme şekilleri
Bebeklik döneminde ödüllendirme şekli;
Öpme ,Okşama, Sevme, Kucaklama, Onunla oynama, Besleme, Onunla meşgul olma, Onunla konuşma,
Onu sevdiğini hissettirme vb.
(Not: Bu davranışların, normal zamanlarda da yapılması zaten gerekli olmakla birlikte, çocuk ödüllendirilmek istendiğinde özellikle yapılması da önemlidir.)
Okul öncesi dönemde ödüllendirme şekli;
Öpme, Okşama, Sevme, Kucaklama, Onunla oynama, Onunla gezme, Birlikte vakit geçirme, Söz olarak onaylandığını vurgulama, Ona hoşuna gidecek sözler söyleme, Onun sevildiğini hissettirme,
Gelişim dönemine uygun oyuncak ve hediyeler alma (Bu hediyelerin manevi değeri ön plâna çıkarılmalıdır).
Onunla sportif aktiviteler yapma vb.
Okul döneminde ödüllendirme şekli;
Öpme, Okşama, Sevme, Onunla oynama, Onunla birlikte gezme, Sevgi mesajları verme, Birlikte ders çalışma, Onaylandığını hissettirme, Kabiliyetlerini ön plana çıkaracak program ve aktivitelere yönlendirme,
Ona hoşuna gidecek sözler söyleme, Sportif faaliyetler yapma, Birlikte gezinti, dışarıda bir yemek vb.
Bütün bu ödüllendirmeler ve onaylamalar, çocuklara uygulanmalıdır ama ödüllendirme özellikle onaylanması gereken davranışlar için vurgulanmalıdır. Anne babalar, ödüllendirmeyi belli bir hedefe, başarıya karşılık yapmaları, o hedeflere ulaşılmayı kolaylaştırır ama verilen sözlerin kesinlikle yerine getirilmesi ilerleyen hedeflere ulaşma ve ödüllendirmenin ciddiyeti açısından çok önemlidir. Anne babaların ödülü sadece çocuğun yaptığı olumlu davranışlarda uygulaması ve bir başarı sonucunda ödül olur. düşüncesinin yerleştirilmesi yanlıştır. Bu nedenle çocuk ile normal zamanlarda da yukarıda sözü edilen davranışların yerine getirilmesi önemlidir.
psikolog Pınar Ersöz
Devamını Okuyun...

çocuğunuza hayır demek

“Çocuk Merkezli Aile” sayısının arttı. Çocuklar yaşlarına göre, istediklerini elde etmekle ilgili çeşitli yöntemler buluyorlar. Herhangi bir çatışma durumunda, aile önce ‘hayır’ diyor ve çocuk da yaşına uygun yöntemlerini kullanmaya başlıyor ve aile bir yerde pes ediyor. Başlangıçta ‘hayır’ denmişken, çocuk kararlı ve ısrarlı davranınca aile yeniliyor, sonunda çocuğun dediği oluyor. Aile öfke duyuyor, ilişkiler ve anne-babalık yorucu bir hal alıyor.

İşte burada birkaç önemli noktaya değinmekte fayda var. Çatışma durumlarında şu birkaç soruyu mutlaka kendinize sorun.
- Çocuk ne istiyor?
- Gerçekten ‘hayır’ denmesi gereken bir şey mi, yoksa ‘evet’ de denilebilir mi?
- Çocuğun elde etme yöntemi nedir? Akla uygun ikna yöntemleri kullanıp aileyi gerçekten ikna mı ediyor, yoksa olumsuz davranışlar sergileyip aileyi pes mi ettiriyor?
- Ailenin ‘hayır’a direnmesi için koşullar uygun mu?
İşte birkaç tablet çözüm:
Eğer zaten ‘evet’ denilebilecek bir istekse, hiç ‘hayır’ kullanmadan çocuğun ihtiyacını karşılamalı. Böylelikle hem çatışma yaşamamış olursunuz, hem de ‘hayır’ konusundaki kredinizden harcamamış olursunuz.
Sürekli ‘hayır’ duyan çocuk, çeşitli yöntemler geliştirmeye devam edecek, yeni çatışma alanları yaratacaktır.
Eğer çocuğunuzun isteklerini elde etme yöntemi uygunsa; akla uygun ikna yöntemleri kullanıp, sizi ikna ediyorsa ama gerçekten ikna oluyorsanız, bunu ona söyleyin. “Çok akıllıca bir çözüm önerip beni ikna ettin, aferin…” ya da “ben bunu hiç düşünmemiştim haklısın…” gibi cümleler kurun. Bu durumda çocuğunuz, isteklerini doğru bir biçimde dile getirmeyi öğrenecektir.
Eğer çocuğunuz isteklerini olumsuz davranışlar sergileyerek dile getiriyorsa (bağırma-ağlama-tehdit vs.), işte bu noktada ailenin duruşu çok önemli. Mutlaka, öncelikle çocuğun bu tavırlarıyla neler kazandığına bakmak lazım. Çocuklar bazen olumsuz davranışlar sergileyerek bazı kazançlar elde ederler. Bu kazançlar bazen birincil kazançlardır, bazen de ikincil kazançlardır. Örneğin, çocuk çikolata için ağlar, aile kararlı davrandığını sanır, çikolata vermez. Ama çocuk ağlamasın diye ona şeker verir veya ‘susarsan seni parka götüreceğim’ der. Bu durumda da ağlayan çocuk, birincil olmasa da ikincil kazançlar elde etmiştir.
Hem birincil hem de ikincil kazançlar ortadan kaldırılsa, çocuğun olumsuz davranışlarının kısa sürede yok olduğunu görürüz.
Çocuğunuz kazanç elde edemeyince, olumsuz davranışlarının işe yaramadığını öğrenecektir.
Eğer, çocuğunuzun direncine karşı koyamayacak ve sonunda pes edecekseniz, mutlaka baştan ‘evet’ deyin. Kaybedeceğiniz çatışmaya asla girmeyin.
İzin verdiğinizi söyleyin ki, ‘izin vermiyorum’ dediğiniz zaman etkili olabilesiniz.
Eğer ‘hayır’ diyorsanız da bunu gerçekten kastedin ve kararlı bir şekilde ‘hayır’ınızın arkasında durun. ‘Hayır’ınızın arkasında durursanız, çocuğunuz ‘hayır’ın anlamını öğrenecek ve bu bilgi hayatta onun çok işine yarayacaktır.
Unutmayın ki, her istediğini elde eden çocuk “mutlu çocuk” değildir.
Psikolog Ebru Yılmaz
Devamını Okuyun...

2. doğumgünümüz

Ankara’da palet, angora, liva, pelit, kuki house gibi isimleri duyulmuş iyi pastaneler var. Fakat geçen sene ilk doğum günü pastasındaki hüsrana uğramamak için gördüğüm bir şeyi seçmek istiyorum bu sene.

Pazartesi çınarın doğumgünü. Ve ben bu sene arabalar çizgi filmden Şimşek McQueen’i yaptırmak istiyorum. Bu yaşpasta olayı da aşmış durumda.
Her sektörde inanılmaz bir rekabet ve gelişme var. Pastanelerdeki tasarımlara inanamıyorsunuz. O kadar değişik ve güzel pastalar yapıyorlarki. Sevimli aynı zamanda. Çok model var. İlerde çınar kendi seçer tabii ama bu doğumgününde de ben seçeceğim.
Ayrıca ankara’da aşağıda adreslerini yazdığım pastaneler var.
Bir bakın derim.
Devamını Okuyun...

çocuklara zaman ayırma

çocuk ve genç psikoloğu Şeniz pamuk'da şöyle diyor:
Benim kendi inancım şu: Bir iki kuşak sonra 1950’lerin hayatına geri döneceğiz. Gerçekten buna inanıyorum. Çünkü şu anki yaşam düzeninin insan doğasına aykırı olduğunu düşünüyorum. İlişkiler çok kopuk, kimsenin kimseye ayıracak vakti yok, herkesin yapmak istediği çok fazla şey var. Bir de "Günü yakala, anı yaşa!" filan gibi şeyler pompalanıyor, çocuklar da bu arada harcanıyor.
KADIN DAHA AZ ÇALIŞACAK
Ayıptır sorması 50’lere nasıl döneceğiz?
- Benim çocuğumun çocuğu mesela... Evlenenince evli kalmak için çaba gösterecek belki. Günümüzde olduğu gibi, "Yürümezse boşanırım" demeyecek. Klasik aile modellerine geri dönülecek. Kadınlar daha az çalışacak ve çocuk bakacak. Ben bunlara geri dönüleceğine inanıyorum, çünkü bu tempo, insanların kaldırabileceği bir tempo değil.
Peki şu zaman diliminde ne yapmak lazım?
- Kesinlikle çocuğa her gün kesintisiz bir zaman ayırmak lazım. Bunu anne babalara önerdiğim zaman "Şeniz Hanım, yapmayın, nefret ederim ben bebeklerle oynamaktan!" diyorlar. Ama yapacak bir şey yok, işin sırrı bu. "Lego yapalım, eğitici kitap okuyalım" değil, hayır yarım saat, tamamen çocuğun yönlendireceği şeyi oynamak, o ne istiyorsa. Çocuk bilmeli ki, her gün annesi ve babası onunla gerçekten ilgileniyor. Öbür türlü çorba karıştırırken, "Anne bugün okulda ne oldu biliyor musun?" diyor çocuk, "Bir dakika evladım, çekil ayağımın altından şunu yetiştirmem lazım!" gibi bir şeye dönüşüyor. En sonunda da çocuk ilgi çekmek için bardağı yere atıyor, kırıyor ve bu sefer de bağrış, çağrış.
İyi de, zavallı anne bütün gün çalışıyorsa ne olacak? Hangi arada bunları yapacak?

- Olan şartlar içinde zaman yaratması gerekiyor. Gerçekten gerekiyor. Olmuyor öteki türlü. Yatağa götürebilir, birlikte uyuyabilirler. Uyuma ritüelleri uzatılır. Yatakta birlikte kitap okuyabilirler, müzik dinlerler. Yeter ki niyet olsun. Ama tabii ne oluyor, genelde "Uyudun mu uyuyamadın mı" tartışması yaşanıyor. "Saat 9 oldu, neden sen hálá uyumadın!" deniyor.
Her gün bir saat bile yeter mi yani?
- 20 dakika bile yeter! Ama önemli olan bunun düzenli ve tutarlı olması. Bir de bir ödül ya da ceza olmaması. "Beni üzdün, seninle oynamayacağım!" değil yani. Ve inanın gerçekten sihirli bir değnek değmiş gibi oluyor. Birdenbire ilişkinin şekli değişiyor, o problem yaratan çocuk gidiyor, yerine başka biri geliyor. Çocuğun yaşı büyüdüğünde "Cumartesi iki saatim senin, ne istiyorsan yapalım" da olabilir. Yani belli periodlara da tamam. Ama bizde bu da olmuyor, o an karar veriliyor ya da araya sıkıştırılıyor. "Oyunda hile yaptın, artık seninle oynamayacağım!" deniyor. İş cezaya dönüşüyor. Çocuğun beklentisi azalıyor, hayal kırıklığı artıyor ve ilişkiler zedeleniyor. Bunları yapmamayı öğrenmemiz gerekiyor.
. Çocuklara sevgi ve şefkat vermemiz gerekiyor. Ama bununla paralel gitmesi gereken şey kontrol ve disiplin. Bu ikisinin de dengelenmesi gerekiyor. Oysa ailelerin daha çok yaptığı eğlence boyutunu desteklemek.

Bunun ne gibi bir olumsuz tarafı var ki?
- Son dönemde birçok çocuğa hiperaktif teşhisi konuyor. Aslında bu çocuklar, zamanında yeterince sınırları konmamış çocuklar. Ben günümüz toplumunun modern ve demokratik olmaya çalışan anne ve babalarının, bu soruna istemeden katkıda bulunduklarını düşünüyorum.
Nasıl yani?
- Her şeye izin veriyorlar. Ve hiç bir şeyin devamlılığını sağlamıyorlar. Çocuk diyelim ki resim yapıyor, "Hadi yavrum bırak boya kalemlerini Akmerkez’e gidiyoruz" diyorlar. Sonra sinemaya, sonra hamburgerciye. Sürekli oradan oraya. Ondan sonra "Bütün pazar gezdirdim seni, hálá mutsuzsun!" diyorlar. Evet mutsuz çünkü yoruldu, çünkü hiçbir şeye konsantre olamadı, her şey önüne yığıldı ve ambole oldu.
Televizyon ve bilgisayar?
- O da ayrı bir felaket. O kadar hızlı değişen uyaranları var ki. Çocuk haliyle hiçbir şeye uzun süre odaklanamıyor.
"Günde şu kadar izlesinler daha fazla değil" diye verebileceğiniz bir süre var mı?
- Genelde söylenen günde yarım saat. Ama apartman çocukları için bunu çok gerçekçi bulmuyorum. Süre biraz daha uzatılabilir. Mesele şu: Anneler kendilerine zaman ayırmak istiyorlar, çünkü onlar da çalışıyor ve haklılar, babalar için de aynı şey söz konusu. O zaman ne oluyor? Çocukla ilişki çok acele, çok yüzeysel çözümlerle halledilmeye çalışılıyor. Çocuk tatminsiz, anne baba tatminsiz. Çocuk hep maddi ve anlık zevk veren şeylerle geçiştiriliyor. Bir süre sonra da hiçbir şeye odaklanamayan, sürekli hareket halinde, doğru dürüst iletişim kuramadığın bir çocuğa dönüşüyor. O yüzden de sürekli daha çok hiperaktivite teşhisi konuyor. Aynı artış, iletişim bozuklukları için de geçerli. Çocuk evet konuşuyor, zekası da yerinde, okula da gidiyor, ama konuşurken senin yüzüne bakmıyor. Çünkü böyle bir şeyi öğrenmemiş. Sana cevap veriyor ama duvara bakarak cevap veriyor. Ya da belli takıntıları var, seninle iletişim kurarken sadece National Geographic’de seyrettiği bir kurbağa türünü anlatıyor. O konu senin ilgini çekiyor mu, o an sıkıldın mı, bunların hiç farkında değil. Empati kurma yeteneği gelişmemiş çocuklar.
Bütün bunların sebebi, anne babaların aynı zamanda kendi hayatlarını yaşamak istemeleri mi?
- Sorun, yüzeysel ve hızlı geçiştirilen ilgi. Bir de nedense günümüzde çocukların çok hızlı büyümesi isteniyor. Bir an önce akılları başlarında olsun. O yüzden de onlara algılayabileceklerinin çok ötesinde şeyler açıklanıyor. Bilgi dozundan fazla verildiği için de, çocuklar dinlememeye ve anlamamaya başlıyor ve iletişim kopuyor. Onlar da sadece kontrol edebildikleri şeylere bağlı kalmaya çalışıyorlar. Güven duygusunu o şekilde tatmin ediyorlar. Mesela bilgisayar oyunları gibi, katı teorisi olan şeyler. Aşırı kontrol etmeye meraklı bir çocuk grubu da oluşmaya başladı.
Biraz daha açar mısınız?
- Her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilmek isteyen, hiçbir sürprize açık olmayan çocuklar. Duygusal yani zayıf, empati yeteneği gelişmemiş çocuklar. Kendine küçük bir alan çizip, sürekli o alanı kontrol etmek isteyen çocuklar. Mesela sadece dinozorlarla ilgileniyorlar. Anne diyor ki, "Gel seni yüzmeye götüreyim". "Hayır istemem" diyor. Yeni bir şey denemek istemiyor. Bu grup çocuğa anneleri yeni bir pantolon bile giydiremiyor. Hep aynılığı korumaya çalışan bir çocuk grubu. Ritüelleri var. O ritüeller yerine gelmezse, kaygı düzeyi daha da artıyor. Bu sefer anne baba taviz vermeye başlıyor, "Tamam istediği gibi olsun da, evden çıksın/ hayata devam edelim/ şuraya gidebilelim." O zaman da bunlar pekişiyor, bir türlü o çizgilerin dışına çıkamayan, inanılmaz mekanik bir kişilik oluşmaya başlıyor.
Peki ne yapmak gerekiyor?
- Bu gibi sorunlara okul öncesi dönemde müdahale etmek gerekiyor. O zaman ileriye yönelik önlem alabilirsiniz. Anne ve baba ister ki "Çocuğum endişe yaşamasın!" Aslında böyle durumlarda tam tersine, sürpriz program yapıp, çocuğun endişe hissetmesini sağlamak gerekiyor. Ama o endişeyi anne ve babasının yanında yaşasın. O ritüeller yerine gelmeyince bir şey olmayacağını anlayacak, takıntılarıyla yüzleşecek ve zamanla onlardan kurtulacak. Aksi takdirde, müdahale etmediğiniz zaman, çocuğunuz eve dönüp üç kere kapıyı kitleyen, musluğu 5 kere açıp kapayan, elini 82 kere yıkayan bir obsesif kompulsif’e dönüşebilir.
Çok fena bu anlattıklarınız. Daha ufacık çocuklar bunlar.
- Evet ama günümüzde herkes huzursuz. Özellikle de çocuklar. Çünkü her şey çok hızlı.
- "Biz nerede yanlış yaptık da bu çocuk bu kadar agresif" gibi hisseden anne-babalar var. Ama genel olarak: "Biz elimizden gelen her şeyi yaptık, bu çocuk niye böyle oldu?" diye düşünüyorlar. Yani "Nankör çocuk bize niye ihanet ettin!" gibisinden. Bir de tabii birbirini suçlayan anne baba var. "Ben çok iyi götürüyordum sen şöyle şöyle davrandığın için bu çocuk böyle oldu."

okuduğunuz gibi zor gerçekten bu iş. bu aralar bende çınarla başedemiyorum. daha 2 yaşında ve herşeyi kendi yapmak istiyor. kendi istekleri olmayınca kıyamet kopuyor. yemek yemiyor, uyumak istemiyor, tv izlemek istiyor...inatmı inat. umuyorum dönemseldir. yoksa ne yapacağımı şaşırmış durumdayım. iyi dediğim bütün özellikleri gitti oğluşumun...
Devamını Okuyun...

çocuğa sevgi vermek

İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyesi Profesör Doğan Şahin’den:
Aile ilişkilerinde ciddi değişiklikler var. Bir insanın hayata duyduğu sevgi, annesinin gözlerinden aldığı pırıltıdır, oradan gelir. Doğduğumuz zaman, annemizin gözlerindeki sevinç, bize baktığında duyduğu coşku, kucağına aldığında hissettiği keyif bunlar bize sevmeyi öğretir. Oysa, kadınlar bugün kederli, hüzünlü, huzursuz. Evlilikleri içinde toplumsal roller birbirine girmiş. Uzun eğitimleri var. Bu, onların olgunlaşmasına etki ediyor. Yaşları büyümüş oluyor ama yeterince olgunlaşmamış oluyorlar. Çocuklarına nasıl bacaklarını bilmiyorlar. Bir sürü şeyi aynı anda yapmak istiyorlar. Ve genel olarak insanlar artık kolay mutlu olmuyor. Yeni çıkar bir televizyona, cep telefonunu, laptopa, çantaya sahip olmadığı için mutsuz olabiliyorlar. Ekonomik olarak eskisine göre çok daha fazla paraları var ama huzursuzlukları bitmiyor, aldıkça almak istiyorlar. Bu da herkesin sürekli çalışmasına, sürekli para kazanmak için çabalamasına yol açıyor. Gecenin 11’i, hâlâ telefonda iş yapmaya çalışan anneler, babalar... O iş, hiç bitmiyor, hep daha önemli, hep birinci sırada. Oturun çocuklarınıza bakın! Çocuklara ayrılan zaman, çok ciddi olarak azalmış durumda. “Kaliteli zaman ayırmak” da durumu idare etmeye yetmiyor. Çocuklar mutsuz, yeterince sevgi almıyorlar. Sevmeyi de bilmiyorlar. Haliyle büyüdükleri zaman da, bir başkasını sevme konusunda ciddi zorluk yaşıyorlar.
Ne olacak peki? Çözüm ne? Anne-çocuk ilişkisi açısından 50’li yıllara mı dönmek... O basitliğe, o saflığa...
* Dünyanın geri gittiğini hiç görmedik. Ama şöyle bir şey olacak: Çocuklarımıza gösterdiğimiz ilgisizliğin sonuçlarını görmeye başlayacağız. İkide bir soruyorlar, “Neden bu çocuklar şiddete bu kadar eğilimli?” diye. “Niye bu çocuklar bu kadar uyuşturucu kullanıyorlar, neden okumuyor, neden hiçbir şeyle bir doğru dürüst ilgilenmiyorlar?” diye. Vermiyorsunuz ki! Ve bu ileride çok daha ciddi sorunlara yol açacak. Her geçen gün, kişilik bozukluğu olan, border-line teşhisi konan çocuklara rastlıyorum. Bir süre sonra belki insanların aklı başına gelecek, ama bu ne kadar geri çevrilebilir bu ekonomik ihtiyaçla, bu tüketim alışkanlıklarıyla bilemiyorum...
0-7 yaş arası çocuklarımıza çok ama çok sevgi verirsek yırtıyor muyuz!
* Çocuğa çok sevgi vermek, çocuğun her ihtiyacını karşılamak, “Hayır!” dememek de başka bir sorun bu arada. Bir de böyle bir şey var. Karı-koca çalışıyorlar, çocuklarına yeteri kadar zaman ayıramıyorlar, eve geldiklerinde ise çocuk ne isterse yapmaya çalışıyorlar, çocukla sürekli oynuyorlar, sen isterse satın alıyorlar. Bu çocuklar tabii yok nedir bilmiyorlar, “Hayır!”dan anlamıyorlar. Herhangi bir sınır konduğu zaman, sevilmediklerini, istenmediklerini sanıyorlar. Evde her istedikleri yapıldığı için ve kendilerini öyle değerli hissettikleri için, okula gittiklerinde bir arkadaşından silgi istiyorlar, karşısında ki “Vermem!” deyince, oturup ağlıyorlar. Çok ciddi sorunlar yaşanıyor. Bir çocuğun her istediğini yapmak, ona “Hayır!” dememek, şımartmak, sevmek değil. Zaten çoğunlukla bunlar suçluluk duygusuyla yapılıyor. İnsanlar günümüzde çocuklarının kendilerini sevmeyeceğinden korkuyorlar. Seni niye sevmesin çocuğun? “Çocuğum beni sevmezse?” diye korkan, o korkuyla çocuklarını tepelerine çıkaran binlerce, milyonlarca insan var.
Devamını Okuyun...

çocuğunuza sınır koyma



Çocuğunuza sınır koyma-Robert J. Mackenzie kitabını okudum. Güzel örnekler var. Özellikle ergenlik çağında çocuklar daha zor. Bu zor dönemde nasıl davranmamız gerektiğini anlatıyor.
Etkili Sınırlar Belirlemeye Başlayın... Hemen... Çocuklarınız yanlış davranışlarda mı bulunuyor? Doğru davranmaları konusundaki ricalarınızı sürekli olarak duymazdan geliyor ya da red mi ediyorlar? serbest ve otoriter ana-babalık yöntemleri arasında gidip geliyor musunuz - hem de hiç başarı gösteremeden? Daha iyi bir yol olduğuna ikna oldunuz mu? Gerçekten var. Çocuğunuza Sınır Koyma, çocuklarınızın düzgün bir ahlak ve davranış gelişimi için ihtiyaçları olan olumlu, saygılı ve eğitici ortamı sağlamanıza yardımcı olacak... Robert MacKenzie tarafından yazılan bu çok okunan kitabın bu genişletilmiş baskısı, sadece yanlış davranışı düzelten denenmiş teknik ve süreçleri göstermekle kalmıyor, aynı zamanda çocuklarınızdan istediğiniz ve beklediğiniz işbirliğini de garantiliyor. Bu kitap ana-babalara neler kazandırıyor? * Anlaşılır, kesin ve etkili sınırlar koymak * Çatışmalara ve güç mücadelelerine bir son vermek * İşbirliğini teşvik edecek kurallar belirlemek * Çocuklara sorun çözme becerilerini öğretmek * Yanlış davranışlarla ilgili mantıksal sonuçlar uygulamak Çocuklar, gelişimlerine yön verecek sınırlara ihtiyaç duyarlar. MacKenzie'nin uzmanlığında, sizler de mutlu ve tatminkar bir aile hayatı için gerekli olan öğretici sınırları nasıl oluşturacağınızı öğreneceksiniz. Eğitim psikoloğu ve aile terapisti Robert J. MacKenzie, California'da aile danışmanı olarak çalışmakta ve anababa/öğretmen çalışma gruplarına eğitim programları sunmaktadır. Sınır Koyma programı ile ilgili seminerlerini de ülke çapında yagınlaştırmaktadır
Devamını Okuyun...

Obsesif-Kompulsif Kişilik

Mükemmeliyetçi, ayrıntıcı, kuralcı, inatçı, titiz, sorumluluk duyguları aşırı gelişmiş, iş düşkünü, duygusal ilişkiler kurmakta zorlanan, duygusal olmayı zayıflık olarak gören, mantığı ön planda tutan, düzen ve temizlik düşkünü, doğaçlama davranamayan, şaka yapmaktan ve kendisine şaka yapılmasından hoşlanmayan, kolay karar veremeyen ve para harcama konusunda tutumlu kişilerdir.
Mükemmelcilik ve esnek olamama belirgindir. Ayrıntılar üzerinde aşırı uğraşma, işin bitirilmesini zorlaştıran bir mükemmelcilik, eskimiş veya değersiz şeyleri saklama, cimrilik, katılık ve inatçılık hakimdir.
Bu kişilik biçiminin, ayrıntılara dikkat, disiplinli olma, duygusal kontrol, azim ve nezaket gibi özellikleri toplum tarafından hoş karşılanır. Bununla birlikte bazı kişilerde bu özellikler katılık, mükemmeliyetçilik, kuralcılık, kararsızlık gibi uç noktalara ulaşır ve işlevsel olmayan bir bozukluk haline gelerek bireye ve çevresindekilere sıkıntı yaşatır hale gelir.
Üç tane tanımı alıntı yaptım…zaten aşağı yukarı üçüde birbirine benziyor aynı şeyi anlatıyor.
MAALESEF bu yazılanlardan çoğu beni anlatıyor. Evet bu da benim hastalıklarımdan biri. Ama benim anlayamadığım bu yazılanlar kötü, olumsuzmu ki hastalık olarak tespit edilmiş?çok yazı okudum bu konuda. Bazı okuduklarımla hiç örtüşmüyorum ama yukarıdakilerden bazıları beni anlatıyor diyebilirim. zaten hepsinin olması gerekmiyor birkaç tanesi varsa:)))Gerçekler acıdır:))) devam ediyorum: 
“ikili düşünce”,
“basit şeyleri tamamen görme veya hiç görmeme” ve
“siyah ya da beyaz görme” gibi bilişsel çarpıtmalar da yer alır.
Bunlar, obsesif kişinin katılığının, işleri ağırdan almasını ve mükemmelliyetçiliğinin altında yatan sebeplerdir. Düşüncedeki bu ilkel ve bütüncül tarz olmasaydı obsesifler yalnızca siyah ve beyazın yerine, insanların gördüğü diğer renkleri de görebilirler, yani; bazı şeylerin mükemmel, çok iyi, iyi, orta, kötü ve çok kötü de olabileceğini anlar, böylece mükemmel olmayan bir kararı da tolere edebilirlerdi.
Obsesif-kompulsiflerde görülen diğer bir bilişsel çarpıtma, durumu aşırı büyütme ve felaket getirici bir olay olarak yorumlamadır. Yapılan bir hata ya da mükemmel olmayan bir iş, obsesif bir kişi tarafından aşırı derecede büyütülür.
Böylece obsesif bir kişi yaşadığı ikili düşünceye bağlı olarak bir başarı testinden 100 üzerinden 100 almayı beklemiyecek ama başarısızlığı da (yani 100 üzerinden 100 alamaması) berbat ve çok kötü sonuçlar getiren bir şey olarak değerlendirecektir.
Birçok obsesif kişide görülen bir özellik de "yapmalı" "etmeli" türü düşünce tarzıdır. Bu ilkel ve mutlak düşünce sistemi, kişileri yapmak istedikleri ve yapılmasını tercih ettikleri şeylerden ziyade, kesin ve mutlak standartlara göre hareket etmeye yöneltir. Eğer yapmaları gerekeni yapmazlarsa kendilerini suçlu hissederler ve kendi kendilerini eleştirirler. Buna ek olarak diğer insanlar da görevlerini yerine getirmezlerse o zaman kızgınlığa ve kınamaya layıktırlar.
Bu yazılanlar kişilik bozukluğumu, kişilik özelliğimi net karar verilmeli.
Benim hayat felsefem, kişiliğim siyah ve beyaz maalesef. Böyleyim. Araları, ortaları sevmiyorum. Ama bunu değiştirmek mümkün mü?
Özetle Özellikleri:
Obsesif-kompulsif kişilerin düşünceleri genellikle akılcı ve işlevsel özelliklerden yoksundur. Bu yoksunluk ise uyumsuz duygulara, davranışlara ve fizyolojik tepkilere yol açar. Obsesif-kompulsiflerin bazı otomatik düşünceleri şu şekilde sıralanabilir:
• “Bu iş mükemmel olmalı”,
• “Bunu kendi başıma yapmalıyım yoksa tam ve doğru olmayabilir”,
• “Boş zamanlarımda roman okumak yerine daha üretken işler yapmalıyım”,
• “Ne yapacağıma karar vermeden önce iyi düşünmeliyim yoksa hata yapabilirim”,
• “Bir kişi yanlış davrandıysa cezalandırılmalıdır”,
• “Bu eski lambayı saklamalıyım, çünkü bir gün ihtiyacım olabilir”,
• “Bir işi, doğru olduğundan emin olmak için tekrar tekrar yapmayı tercih ederim”,
•   “Bu partide kendimden hoşnut olmalıyım”.
Bazıları doğru…yani bende öyle düşünüyorum…ama önemli olan hastalığının farkına varıp, kabullenmek. Çözüm için uğraşmak. Ben bunu yapıyorum…yazılanlar çok ama ben kısa özet aldım. sizde de varmı bu yazılanlardan birkaç tanesi?
Devamını Okuyun...

ARŞİV

YAZILAR

10.ay 100esya 14şubat 2 2016trend 23 nisan 40 yaş 5yaş 8mart abiye mağazaları acı adem hastalığı aile aksesuar alanya alışveriş ameliyat amerika amway ankara ankaralıbloggerlar ankaralibloggeranneler anneler günü annelik antalya arkadaş aşk atölye avm azeşya bahçe bebek bebekbezipastası beslenme blog blog etkinlikleri bloggeretkinliği bloggerolmak bolu boyama brunch cadılarbayramı cezaevi cinaragaci cinaragacihediyelik cocukkitaplari cosplay çekiliş çevre çevrehediye çınar çınar ağacı çinar çocuk çocuk cafesi çocuk eğitimi çocuk gelişimi çocuk kitapçısı çocukgiyim çocukkorkusu çocukmodası çocukoyunalanı çocukoyunevi çocuksineması çocuktiyatrosu dekorasyon dekupaj dernek dıy dileklistesi dişbuğdayı diyet doga doğa doğalhayat doğalkozmetik doğum doğum sertifikası doğum sonrası doğumgünü doula dress duvar süsü düğün düğün organizasyonu düğünhediyesi ecocity eğitim eğitimsistemi eğlence ekolojikokuryazarlık el işi elbise elektrik süpürgesi engelli eskişehir evetkinliği fashion fashionmia favoriler festival floransa frenze fuar gamiss gelişim gezi gordionantikkenti güzellik hamilelik hayatın içinden hayatin içinden hazan hediye hobi holiday hotel inat indianapolis instagram insülindirenci istanbul iyilik kaban kadın kadın olmak kadinlargunu kapadokya kıyafet kilo kitap kitubi konser konya kostum kostumluyarisma koşu kralmidas kumaş kültür lansman lasvegas madalyonet magnet maket makyaj manzara masa süslemesi masaj masal mekan mezuniyet minikfenomen minyatürev moda monsterhigh Moskova mutfakeşyaları mutluluk müze nil nurturia olumlama omo oyun oyuncak oyunevi oyunmerkezi ödülceza örgü özgecan özgürbolat partievi pasta-yemek pinterest piskoloji polatlı pril proje restoran roma rosegal sabun safrakesesitasi sağlık sammydress sevgi sinema sokak oyunları sonbahar soru-cevap sosyal sorumluluk spa spor sünnet sünnet düğünü sünnetdüğünü şeker tablo tarih tatil tatilsüsleri tatuta taurusavm tecavüz teknoloji temizlik tosave toyyzshop travel trekking turizm westfield wishlist yaprak yaşamdan yavaşyaşam yedigöller yemek yunanadaları zaful zaful coupon zaful haul zaful review zaman
 

ZİYARETÇİLER

ÇINAR AĞACIM COPYRIGHT©2009-2015. TÜM HAKLARI SAKLIDIR.
BU SİTEDE YAYINLANAN YAZILAR VE RESİMLERİN İZİNSİZ KULLANILMASI 5846 SAYILI FİKİR VE SANAT ESERLERİ YASASINA AYKIRIDIR.