Ayrılık mevsimi

Eylülle başlayan sonbahar mevsimini  sevmem…İsmi gibi hazan, güz mevsimidir. Yapraklar gibi insanlarında döküldüğü mevsimdir. Sevdiklerimi hep sonbaharda kaybederim…
Ölüm gelip kapını çalıncaya kadar sevdiklerinden hiç ayrılmayacakmış gibi yaşar insan. Ölüm neden bize bu kadar uzak? Neden bir o kadar da yakın? Her şey anlık. Nefes alıp vermemiz gibi…
Toplum olarak duygusal mıyız yoksa yetiştirilirken ölüm hiç konuşulup anlatılmadığı için mi bize bu kadar zor bilmiyorum. Ölüm bir tabu bizim için. Yabancılar gibi serinkanlı karşılayamıyoruz onu. Doğum gibi normal karşılayamıyoruz…tam tersi tarifsiz bir acı kaplıyor her yanımızı. Yüreğimizin üstüne bir taş atılıyor sanki o taş her dakika, her saniye kalbimizi sıkıyor, sıkıştırıyor, daraltıyor. Nefes alamadığımız anlar dahi oluyor. Veya ateş atılıyor o ateşte hiç sönmüyor…hep acıtıyor, yakıyor…hiç acısı dinmiyor, unutturmuyor…
Başlıyor düşünceler…ölüm…ölen nasıl, kalan nasıl olacak? Özlem ne olacak…nasıl yaşayacağız sesini duymadan, görmeden…ölenin hayatını sorgulayıp sorgulayıp duracağız. Hak etmedi, gençti, yaşayamadı, onu yapamadı,  bunu yapacaktı, şöyle oldu, böyle oldu. Geçmişle gelecek arasında gidip geleceğiz.  Bitmez tükenmez keşkelerle…
Keşke diyorum öğretilseydi bize…küçükken daha…daha sabırlı ve soğukkanlı olabilmeyi. Hepimizin başına geleceğini, genç-erken demeden kabullenebilmeyi… Yarım kalan hiçbir şeye üzülmeden. Hep böyle olduğunu bilerek. Kaç kişi yapacaklarını, planlarını bitirip de gidiyor ki diyebilerek…hayattaysan hep bir mücadele, hep planlar var zaten. Yaşam bunun ta kendisi zaten.
Keşke bizlere ölümün güzellikleri anlatılsaydı. bütün sıkıntı ve dertlerin bittiğini, hastalıkların sona erdiğini ve allahımıza kavuştuğumuzu mesela…veya yeni bir başlangıç yeni bir hayat olduğu. Güzel olduğu, iyi olduğu…korkulacak bir şey olmadığı…
İnsanları anlamakta güçlük çekiyorum. Sağken, hastanede yatarken gelmeyen, aramayan, ziyaret etmeyen insanları…hiç hastalık psikolojisini düşünmeyen insanları ve buna üzülen hastayı…ölüm gelince de akın akın akan insanları…artık o bilmiyor ki, görmüyor ki, mutlu olmuyor ki neden arkasından ağlıyorsunuz…o yaşarken güldürmek, mutlu etmek size bu kadar yakınken neden yapmadınız? Akıllarına bile gelmiyor, sadece ağlayıp üzülüyorlar…ama sanırım onların yüreklerine ateş, taş falan düşmüyor. sadece anlık bir hüzünlenme…
Gerçek sevgi, yaşarken sevdiğini davranışlarınla gösterebilmektir. Onun için fedakarlık yapabilmektir. Onu mutlu edebilmektir. Yüzünü, gözünün içini güldürebilmektir. Onun yanında olduğunu, değer verdiğini hissettirebilmektir. Çaba harcamaktır. Bir şeyler yapmaya çalışmaktır. Destek ve moral olabilmektir. Sevgi bu kadar basit değil. Sevgi emek ister, aşk ister, yürek ister…
Yalnız bırakmak, aramamak, sormamak, gelmemek, destek olmamak…ve sonra… sonra… gelmek üzülmek, ağlamak, yanmak, bir şeyler yapmak için çırpınmak hepsi boş… telafisi yok artık. Ne yapsan boş. Bence sevenler onu hep özleyecek olanlardır. Onun için çabalayanlardır. Yüreğine ateş düşüp de uyuyamayanlardır. Hep kalbinde, beyninde sürekli onu hissedenlerdir. Onsuz yaşamanın sadece nefes alıp vermek olduğunu düşünenlerdir. Onu yüreğinden çıkaramayanlar ve hiç unutmayanlardır….  
-->

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder